Bir erkek yelken yarışında dereceye girdiğinde başarılı bir yelkenciden söz ediyoruz. Aynı dereceyi bir kadın elde ettiğinde ise çoğu zaman haberin başlığına bir sıfat ekleniyor: Kadın yelkenci. Üstelik bu ifadeyi genellikle kadınları desteklemek, başarılarını görünür kılmak ve onları teşvik etmek için kullanıyoruz. Ama övmeye çalışırken farkında olmadan bir ayrım da yaratıyor olabilir miyiz?
Yelkenin erkek egemen bir spor olduğu da sıkça söylenir. Bu tanımın nereden geldiğini anlamak güç değil; denizcilik tarihinin, bazı yarış çevrelerinin ve yönetim yapılarının uzun yıllar erkeklerle özdeşleşmiş olması bugünkü algıyı da etkiliyor. Ancak bu algıyla denizde gördüğümüz tablo her zaman örtüşmüyor. Türkiye’nin olimpiyatlarda yarışmış, milli takımlarda yer almış, Avrupa ve dünya şampiyonalarında önemli başarılar elde etmiş çok sayıda kadın yelkencisi var. Kadınlar yelkenin içinde yalnızca var olmakla kalmıyor, en üst düzeyde yarışıyor ve kazanıyorlar.
Buna rağmen bir kadının kazandığı yarışın ardından hala “kadın yelkenci” vurgusu yapılması bana ilginç geliyor. Erkek bir sporcu için aynı ayrımı yapmıyoruz. Onun cinsiyetini belirtmek aklımıza bile gelmiyor çünkü yelkenci sözcüğünün zaten onu tarif ettiğini varsayıyoruz. Kadın söz konusu olduğunda ise sanki olağan tanımın dışında kalan birinden bahsediyoruz. Elbette kadınlar kategorisindeki bir yarışın sonucunu aktarırken veya kadınların spordaki temsiline ilişkin bir konuyu ele alırken cinsiyetten söz etmek son derece doğal. Ancak bir sporcunun başarısını anlatmakla o başarıyı cinsiyeti üzerinden tanımlamak aynı şey değil. Aradaki fark bazen tek bir kelimede saklı.
Üstelik bu ayrım yalnızca haber başlıklarında karşımıza çıkmıyor. Bir teknede kadın dümenci görmek, bir yarışın yönetiminde kadınların görev alması ya da bir kadının kulüp başkanlığı yapması hala zaman zaman ayrıca dikkat çekici bulunabiliyor. Oysa bütün bunlar yelken sporunun olağan parçaları. Bir kadının teknedeki görevini, yarıştaki başarısını veya aldığı sorumluluğu konuşmak yerine önce kadın oluşunu konuşuyorsak, belki de değişmesi gereken şey onun bulunduğu yer değil, bizim o yere bakışımız.
Bazen bir kadının başarısını anlatırken kullandığımız hayranlık dolu dilin kendisi bile bu algıyı ele veriyor. Sanki beklenmedik bir şey gerçekleşmiş gibi. Oysa karşımızda yıllardır çalışan, antrenman yapan, yarışan ve kazanan sporcular var. Bir başarıyı takdir etmek için önce onu şaşırtıcı bulmamız gerekmiyor. Kadınların yelkendeki başarılarını olağan karşılamak, o başarıların değerini azaltmaz. Tam tersine, onları ait oldukları yere, sporun kendi gerçekliğine yerleştirir. Her başarıyı bir istisna gibi sunmak ise ne kadar iyi niyetli olursa olsun, o istisna algısını yaşatmaya devam ediyor.
Bir sporcunun başarısına sevinirken önce nasıl yarıştığını, hangi koşullarda mücadele ettiğini, neyi başardığını konuşabilmeliyiz. Kadın ya da erkek olması, ancak gerçekten konuyla ilgili olduğunda haberin bir parçası olmalı.
Denizde başarıyı belirleyen şey sporcunun cinsiyeti değil. Belki artık karada kullandığımız dilin de bunu kabul etmesinin zamanı gelmiştir.





